301 Moved Permanently

Moved Permanently

The document has moved here.

Yazı Detayı
29 Şubat 2016 - Pazartesi 19:57
 
İslam dünyasının liderlik sorunu ve islami diriliş
Turgay Başboğa
turgayb01@hotmail.com
 
 

İslam medeniyeti, 1400 yıllık tarihinin en sefil ve en acınacak yıllarını yaşıyor. İslam medeniyeti bir merkez ülkeye sahip değil ve bu şu anlama geliyor: İslam ülkeleri arasında, büyük bir ekonomiye ve güçlü silahlara sahip olan, dünyadaki müslümanlara dini ve politik alanlarda liderlik etmeye kendini adamış, İslami kültüre kaynaklık edebilecek çapta bir tek ülke bile yok. Bu durum, İslam dünyasının mevcut dünya dengeleri üzerinde herhangi bir ağırlığı olmadığı anlamına da geliyor.

 

İslam dünyasının liderliği söz konusu olduğunda zaman 6 ülkenin adından söz edilebilir.Fakat ne üzücüdür ki, hiçbir ülke gerekli şartların tamamına sahip değil, bu ülkeleri kısaca değerlendirelim.

 

Endonezya: Dünyanın en kalabalık müslüman ülkesi. Ekonomisi de hızla büyüyor. Ancak coğrafi olarak diğer müslüman ülkelerden çok uzakta. Ayrıca nüfusunda çok sayıda yerliler, Hindular, Çinliler ve Hıristiyanlar da var.

 

Mısır: Büyük bir nüfusa sahip olan bir Arap ülkesi. Merkezi konumu nedeniyle stratejik bir öneme de sahip olan bir ülke. İslami öğrenimin önde gelen kurumu olan El-Ezher Üniversitesi'ne de sahip. Ancak çok fakir. ABD'ye, Batının kontrolündeki uluslararası kuruluşlara ve petrol zengini Arap ülkelerine muhtaç.

 

İran: Yüzölçümü, coğrafi konumu, nüfusu, tarihi, doğal kaynakları ve orta dereceli ekonomik kalkınmışlığı İslam'ın merkez ülkesi olması için yeterli olabilir. Ancak müslümanların 90'ı sünni iken İran şii. Ayrıca Araplarla tarihten gelen kimi problemleri(ki hala devam ediyor) İslam'ın merkez ülkesi olmasını zorlaştırıyor.

 

Pakistan: Yüzölçümü, nüfusu, (nükleer) askeri gücü ve eskiden beri tutarlı bir şekilde İslam ülkeleri arasında işbirliğini savunan ve İslam'a çok defa sözcülük eden liderleri nedeniyle merkez ülke olmaya uygun. Ancak çok fakir. Ayrıca politik anlamda da epey istikrarsız.

 

Suudi Arabistan: İslam'ın kutsal şehirlerine sahip. Doğal kaynakları nedeniyle zengin. Ancak nüfusu çok fazla değil. Coğrafi şartları nedeniyle de (Afganistan gibi) işgal edilmeye çok müsait. Korunmak için de Batının desteğine ihtiyacı var.

 

Türkiye: İslam'ın merkez ülkesi olmak için gerekli olan tarihe, nüfusa, birliğe, orta dereceli ekonomik kalkınmaya, askeri geleneğe ve diğer ayırt edici özelliklere sahip. Ancak Atatürk, Türkiye'yi çok sıkı bir şekilde (explicitly) laik bir ülke olarak tanımlayarak Osmanlı Devleti'nin bu rolünü Türkiye'nin devam ettirmesini engelledi. Türkiye bu nedenle İslami Konferans Örgütü'nün imtiyazlı bir üyesi bile olamıyor! Türkiye kendini laik bir ülke olarak tanımlamaya devam ettiği sürece de İslam dünyasının lideri olamaz. Ancak Türkiye bir noktada Batıdan üyelik dilenmek gibi hayal kırıklığına uğratıcı ve aşağılayıcı rolü bırakıp, İslam'ın sözcülüğü gibi çok daha etkileyici ve seviyeli olan tarihi rolüne devam etmeyi düşünebilir. Fakat bunu yapabilmek için Türkiye'nin Atatürk'ün mirasını, Rusya'nın Lenin'inkini reddettiğinden dahi daha kapsamlı bir şekilde reddetmesi veya yeni ve özgün bir bakış açısı geliştirmesi gerekir.

 

İslami Diriliş

 

Dünya nüfusunun en azından beşte birini doğrudan ilgilendirmesi ve tarihin (halen devam eden) bir dönemine damgasını vurmuş olması nedeniyle İslami Diriliş (Islamic Resurgence) ifadesi (tıpkı 'Fransız İhtilali' ya da 'Rus Devrimi' ifadelerinde olduğu gibi) son derece önemli bir olgudur. Müslümanlar İslamiyeti sadece bir din değil, aynı zamanda bir hayat tarzı olarak algılarlar(algılamalılar) İslam günümüzde yaşanan problemlere bir 'çözüm' olarak düşünülmelidir. Endüstriyelleşmeyi Kabul edip Batılılaşmayı reddeden müslüman toplumların, İslamiyeti sadece bir kimlik değil, aynı zamanda bir güç, kalkınma ve umut kaynağı olarak görmeleri sonucunda 'İslam çözümdür' (Islam is the solution) ifadesinin sloganlaşmış olması da bu bakış açısının bir sonucu olmalı.

 

İslami Diriliş dendiğinde İslami toplumların, 'değerlerine yeniden sahip çıkma' süreçlerini sadece politik alana indirgenmemeli. İslami Diriliş'in entelektüel, kültürel, sosyal ve politik yönleri olan dünya çapında bir harekettir.Söz konusu Diriliş İslami fundamentalizme Indirgenemez. Zira Diriliş, İslami düşünce adına çok geniş boyutta bir uygulama ve retorik uyanışı anlamına gelirken, fundamentalizm ise, 'Ben kimim?', 'Nereye aitim?' gibi kimlik ile ilgili sorulara verilecek yanıtları önemli ölçüde şekillendirir. Sahip çıkılan inançlar ve bu inançların öngördüğü değerlerle oluşan kimliklerin, ilgi/menfaat (interest) merkezli yaklaşımları da doğrudan belirliyor olması sonucunda, farklı değer ve önceliklere sahip olan medeniyetler ekseninde şekillenen bir uluslararası politik alan ortaya çıkar. Türkiye'de bir dönem popüler olan 'Huzur İslamda' ifadesi de, aynı çerçevede değerlendirilerek, huzur bulamayan bir toplumun çözümü İslam dininde görmesi olarak açıklanabilir.

 

Bu yaklaşım, doğal olarak, fundamentalizme indirgenmeyen 'İslami Diriliş'in entelektüel, kültürel ve sosyal alanda körüklediği değişim' ile neyin kast edildiği sorusunu akla getiriyor. Georgetown Üniversitesi'nde görev yapan Uluslararası İlişkiler ve İslami Çalışmalar profesörü John L. Esposito'nun 'İslami Tehdit: Mit mi Gerçek mi?' adlı kitabından bir alıntı yapalım.

 

Esposito, müslüman ülkelerde İslami yayınların, camiye gidenlerin, oruç tutanların, namaz kılanların, alkolden uzak duranların sayısının artmakta olduğunu, İslami değerlere ve giyim tarzına artık daha çok önem verildiğini, sufizmin yeniden canlanmakta olduğunu nazara veriyor.

 

Bütün bunların İslami değerlere sahip çıkan hükümetlerin iktidara gelmesine de yardımcı olduğunu ifade eden Esposito, bu tür gelişmelerin Tunus ve Türkiye gibi 'seküler' ülkelerde (diğerlerinden farklı olarak) hükümet ve yöneticilerin (rulers) İslami konularda eskisinden de endişeli bir tavır takındıklarını da belirtir.Bu konuda, Sudan'lı lider Hasan el Turabi’nin görüşlerine de değinelim. Turabi, İslami Diriliş'in ne kişisel dindarlıktan ne de entelektüel, kültürel ya da politik bir hareketten ibaret olmayıp, bütün bunları içine alan, toplumun baştan aşağı yeniden yapılandırılmasını öngören çok daha geniş kapsamlı bir uyanış olduğunu belirtiyor. Kendisinin bu sözlerinden hareket eden 20. yüzyıl sonlarında yaşanan İslami Direniş'in müslüman ülkelerin politik hayatına olan etkisini göz ardı etmenin, 16. yüzyıl sonunda Protestan Devrimi'nin Avrupa politikaları üzerindeki etkisini göz ardı etmeye benzeyeceğini söyleyebiliriz.

 

Hıristiyan, Müslüman, Musevi, Hindu, Budist ve Ortodoks toplumlarda inançlara yönelik adanmışlık artmıştır.Bunu dünyanın hemen her ülkesinde gözleyebiliriz. Bu elbette yorumdan bağımsız olan, sosyal bir gerçeklik. Ancak bu gerçekliğin önemli bir boyutu daha var ki, o da, 20. yüzyıl sonlarında gerçekleşen 'Tanrı'nın İntikamı'nın, yerel olmayan, dahası her haliyle küresel bir anlam ifade eden bir gerçeklik olması. Ancak, halen devam eden ve bütün dünyanın 'küresel boyutta' yaşanan bir trend olarak algıladığı bu süreç, Türkiye'de başından bu yana tamamen yerel kalıplar çerçevesinde tanımlanmaya çalışılıyor. Bu durum da, hakim rejimin değil siyasi, sosyal trendleri bile 'Cumhuriyet ve düşmanları' ekseninde tanımlıyor olmasının bir sonucu. Atılan her adımın,yapılan her yeniliğin devletin bekasına(!) yönelik birer tehlike olarak algılayan bu yaklaşım, çoğu zaman dünyanın geri kalanından kopuk bir şekilde kendi hayali cennetinde yaşamaya çalışıyor ve bunun artık mümkün olamayacağını her htiğinde yeni bir 'varolma savaşı' başlatıyor. Bütün bunlardan ötürü de, her toplumun zaman içerisinde yaşadığı küçük ve sıradan doğal değişimler dahi, Türkiye'de 'rejime muhalefet' olarak algılanabiliyor. Sonuç olarak da, ister istemez değişmek zorunda olan (daha da doğru bir ifadeyle, 'değişmiş olan') bir toplumun 1930'larda donmuş olan bir ideolojinin kalıplarına sığamaması sonucunda yaşanan sancılar Türkiye'nin siyaset gündemini belirliyor.

 
 
Etiketler: İslam, dünyasının, liderlik, sorunu, ve, islami, diriliş, ,
Yorumlar
Haber Yazılımı