301 Moved Permanently

Moved Permanently

The document has moved here.

Yazı Detayı
29 Kasım 2019 - Cuma 19:25
 
ANADOLU’DA MÜFETTİŞ OLMAK
Ömer Faruk Özkan
frk4233@gmail.com
 
 

Anadolu’da Müfettiş Olmak kitabının yazarı Şemseddin KOÇAK, 1985 yılında Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü’nü bitirdi. 1975-1986 yıllarında İlkokul Öğretmenliği yaptı. 1988-1990; 1997-1998 yıllarında İlköğretim Müfettişliği görevini Diyarbakır ve Adana’da yerine getirdi. Kitabını bu yıllarda yazmış olduğu günlüklerinden derleyerek bir araya getirdi. Şuan Çukurova Üniversite’sinde Öğretim Görevliliğine devam etmekte.

 

ANADOLU’DA MÜFETTİŞ OLMAK

 

 

KIRK YIL SONRA DİYARBAKIR

 

  Çek çek arabası: İnsan gücüne dayanan, ilkel, iki tekerlekli araç. Bir anı kitabına girebilir diye düşünüyorsun başta. Ama sonra anlıyorsun bir anıdan ibaret olmadığını. Çek çek arabasını önemli kılan şey de ne ola ki? diye düşünüyorsun sonra. Kitabın giriş bölümünde değerlendirilmeye, önem verilmeye neden ihtiyaç duyulmuş?

 

Devamı geliyor. İşte o çarpıcı cümle: “At arabaları gibi ata, motorlu taşıyıcılar gibi petrole, dışa bağımlı değil.” Daha sonra ekliyor: “Çek çek arabaları, insan gücünün bu kadar bol olduğu bir ülkede, insan gücünün değerlendirilmesi bakımından oldukça önemlidir”

 

Bunu bir eğitimci neden söylüyor? İnsan gücünde önemli olan da ne? Aslında burada bize şunu hatırlatıyor: “Sen değerlisin. Boşa gelmedin buraya! Sen de bir şeyler yapabilir, sana verilen gücü uygun yerde kullanabilirsin, kullanmalısın!”

 

Aklıma Şeyh Galip’in mısralarından bir cümle geliyor:

Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen

Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen

 

  Bölümün ilerleyen satırlarında hepimizin aşina olduğu şu soru karşımıza çıkıyor:

“Sosyo-Ekonomik durumun, öğrencilerin sınıf-okul başarıları üzerindeki etkisi ne?

Bize göre büyük fark olacaktır muhakkak. Onlar zengin, eğitim şartları bizden daha iyi.

 

Bizden daha fazla kaynağa, daha rahat bir çalışma ortamına, hasılı daha fazla imkana sahipler.

 

Tabii ki bizden daha başarılı olacaklar. Önceleri yazar, bu soruya her ne kadar “YOK!” cevabını almış olsa da bunu mantıklı bulmayarak başlıyor araştırma yapmaya.

 

Saatlerce süren mesaiden sonra vardığı sonucu kendi kaleminden aktarıyorum:

“İlkokul düzeyinde, öğrencilerin okuldaki gösterdikleri başarıda belirleyici olan, sosyo-ekonomik durum değil, öğretmenin mesleksel yeterliliğidir”

Öğretmenin mesleksel yeterliliği. Yazarın bize verdiği, üç kelimelik sihirli cümle. Hemen aklıma şu soru geliyor: Öğretmenin mesleksel yeterliliği de ne? Daha sonra anlıyorum ki öğretmenin aldığı eğitim, edindiği bilgileri öğrencilerine aktarabilme becerisi, sınıfın durumuna göre çeşitli yöntemler kullanması öğrenci için en lüks laboratuvardan daha mühim.

 

  Karşımıza bir kunduracı çıkıyor bu sefer. Kendine iş kurmuş fakat müşteri bulamamış bir kunduracı.

 

Öyle ki boşluktan çoluğa çocuğa kapıda türkü çığırıyor başlarda. Kendini böyle teselli edecek, vakit geçirecek ekmek teknesinin başında. Daha sonra tekrar karşılaşıyoruz kunduracıyla. Sazı duvarda, işi elinde bu sefer. Ne oldu da birden iş yapmaya başladı diye meraklanıyoruz. Öğreniyoruz ki ustalığı bırakmış, tamir işine başlamış.

 

 Anlıyorum ki karşımızdaki öylesine bir anıdan ibaret değil. Bir şey var burada. Pes etmek bir yana kendini geliştirmiş, değiştirmiş bir adam var. İşler iyi gitmiyor diye kahveye gidip oturmamış, fikir üretmiş bir adam.

 

SOYUTLANMIŞ BİR KENT: KARAKAYA

 

  Eğitimin diğer kurumlarla ilişkisini biliyoruz. Politika ve eğitim, din ve eğitim, aile ve eğitim, ekonomi ve eğitim. Karşımıza ekonomi çıkıyor. Ekonomik faaliyetler ve buna bağlı olarak bu faaliyeti gerçekleştirecek insan gücünün niteliğinin değişmesi eğitim kurumlarını değişmesine ve gelişmesine neden oluyor. Tabii bu durum tam aksi için de geçerli. Değişen ve gelişen eğitim kurumları ekonomik faaliyetlerin gelişmesinde ve yol almasında belki de en önemli etmen.

 

 İşte tam da burada bu fikirle karşılaşıyoruz. Karakaya’nın taşlık, kayalık bir bölgesiyle karşı karşıyayız.

 

Çok büyük olmasalar da insan gücüyle işlenemeyecek kayalar. Eğitimci aklı çalışmaya başlıyor:

 

“Bu araziler taştan temizlense, acaba ne kadar ürün sağlanır? Ayrıca işsiz köylü de kalmaz.”

 

Sorun tespit edildi: kayalar temizlenmeli. Peki ya nasıl? Hem temizleyecek hem de istihdam sağlayacak bir öneri gelmeli. O önerinin gelmesi de çok gecikmiyor. “Ziraat Fakültesi öğrencilerine öğretilebilir, mezunlarını da çalıştırabiliriz bu işte.” Nasıl faydaları olacağını hatırlatmaktan da geri kalmıyor yazar.

 

“İşsiz Ziraat Mühendisi kalmaz, hem taş ve toprakla tanışmış olurlar”

 

ON YILDIR AMAÇSIZ YAŞAMAK

 

  Türk Dili Dergisi’nin Nisan 1981 (352.) sayısında Cemil Yener, Behçet Necatigil üzerine yazdığı yazıda şöyle diyor:

 

“Bir gün pencereden sokağa bakıyorduk. Bir köpek, başını öne eğmiş, tin tin gidiyordu. ‘Bu köpek gibi yürüdüğün oldu mu hiç?’ dedim. Yüzü bulandı: Ne demek o? Güldüm. ‘Bu köpek bir yere gitmiyor. Niçin nereye gittiğini de bilmiyor. Belki de içinde bir umut var. Benim bu duruma düştüğüm olur’ dedim. Yüzü açıldı. ‘Çoook dedi.’

 

  Eğitimde amaçtan bahsedeceğini anladığımız başlıktaki bir bölüme, köpek örneğiyle giriş yapmak çok çarpıcı olmuş açıkçası. Fakat bu çarpıcı giriş aklımıza şu soruyu getiriyor: Amaç ne? Varılmak istenen nokta, olarak tanımlanıyor amaç.

 

  Karşımıza bir grup öğretmen çıkıyor. Belli başlı soruları, sorunları var. Anlaşıldığı üzere planlamada eksikleri var bu öğretmenlerin. Nereye varacaklarını bilmiyorlar. Biraz rehberliğin sonunda öğretmenlerin ‘Biz on yıldır amaçsız yaşamışız, amaçsız öğretmenlik yapmışız’ sözlerine şahitlik ediyoruz.

 

Eğitim, diğer bir deyişle ‘davranış kazandırma olayı’, niçin, nereye gittiğini bilmektir, içinde bir umut olmasa bile.

 

 

KAVUN ACISI DA NE Kİ

 

  İnsan doğasının en dayanılmaz özelliği: Yalnızlık. Kime denir ki yalnız diye. Bunu insanlara soracak olsak farklı farklı cevaplar alacağımız kesin. Fakat bizim karşılaştığımızdaki kalabalıklar içindeki o yalnızlık oluyor burada. ‘Hocam ne olur gitmeyin, yemek yiyelim, çay içip sohbet edelim biraz.’ haykırışına şahit oluyoruz. Yazar bunu kabul edemediğini ifade ediyor. Daha ziyaret edeceği çok öğretmeni var. Zamanı yok. Daha sonra içinde, bu teklifi reddetmesinden dolayı, ‘ayrılığa’ benzettiği o duygu hasıl oluyor ve geçmişe, ilk öğretmenlik yıllarına götürüyor düşüncelerini.

 

  Köyde konuşabilecek birilerini bulamadığından söz ediyor. Aslında odak noktasının köy olmadığını anlıyorsun ifadelerinden. Değişik konularda konuşabilecek, kendini ifade edebilecek birilerini bulamıyor.

 

  Şehirde de durum aynı değil mi? İnsanlarla iletişimiz ne derece sağlıklı. Kendimizi ne kadar ifade edebiliyoruz ki insanlara. Sonunda yine dönüp kendimize anlatmıyor muyuz derdimizi?

 

  Bu duygular içerisindeyken araya hemencecik eğitim giriveriyor. O senelerde yapılan bir radyo yayınından haberdar ediyor bizi. Yalnız geçirdiği gecelerde ne kadar heyecanla ve istekle o yayınları dinlediğinden bahsediyor. YAY-KUR. Kitle iletişim araçlarının eğitimdeki rolünü görüyoruz burada. Bu şekilde ne kadar da faydalı değil mi? Şimdilerde içinde bulunduğumuz zamanda bu daha da yaygınlaşmış durumda. Radyonun yanında TV programları hatta sosyal medya aracılığıyla birçok eğitim programına katılabilme imkânımız var. Üstüne üstlük eğitim programlarına katılmakla kalmayıp ölçme değerlendirme uygulamalarını da yapabilme imkanına sahibiz.

 

 Bunca şeyden sonra şunu da düşünmüyor değilim. Acaba çok mu rahatız? Elimizde bu kadar imkân varken, bu imkanlardan ne kadar yararlanıyoruz? Yararlanmayı bir kenara bırakıyorum, bu imkanların ne kadarından haberdarız. Neyse, eğitim zaten çok kötü…

 

AĞANIN AŞKI

 

  Yine bir eğitimci girişiyle giriliyor olaya. Görev yerinden bahsediyor. İlçelerden birinin olumlu yönde oturmuş bir yapıya sahip olduğunu, öğretmenler özverili ve öğrencileri de başarılıymış. Çevre iyi, örnek kişilik de öz verili, tabii ki öğrencileri başarılı olacak.

 

İlerleyen satırlarda trajikomik bir olaydan bahsediyor. Eğitimsel açıdan bu olayı değerlendirmeye çalışsam da işin içinde öğretmen olmasından başka bir bağlantı bulamıyorum başta. Ama olay toplumsal açıdan bakacak olursak -ki eğitimle toplumu birbirinden ayırmak olanaksız- bize enteresan bir pencere açıyor. Şöyle ki:

 

  Olayın ilk kahramanı, komşu köyün öğretmeni. Bu öğretmen hakkında çok şikâyet var. Şikâyetin sahibi ise Ağa. Olayı öğretmenden dinlediğimizde ağa tarafından rahat bırakılmadığını anlıyoruz. Ağa hocayı köyde istemiyor. İyi ama niye? Ne yaptı bu hoca Ağa efendiye?

 

 Daha sonra anlıyoruz ki bu Ağa okumuş bir hanım istermiş kendine. Oturup kalktığı yerlerde kültürlü biri gerekmiş yanına. Konuşmasını bilecek, yanına yakışacak modern bir eş. Öğretmeni, yerine bayan bir öğretmen gelsin diye rahatsız ediyormuş meğer.

 

  Ağanın uğraşlarının meyve verdiğini sonradan öğreniyoruz. İstediği kriterlerde bir eşe sahip olmuş Ağa. Üstelik öğretmen çalışmayı bırakmış, kuma olarak gelmiş, resmi nikah da yapmamış.

 Nasıl oluyor anlaşılmaz, bir Ağanın Aşkından eğitimin toplumsal değerleri nasıl etkilediğini görmüş oluyoruz. Toplum bu sonuçta. Ne kadar anlaşılır ki zaten.

 

 

ELMALI PASTA

 

  Uzun ve yağmurlu bir yürüyüşten sonra yerleri, camları ve tahtası tertemiz bir sınıfla karşılıyor bizi. Öğrenciler sakin, gelen misafirlerine aldırış etmeden çalışmalarına devam ediyorlar. Gördüklerini anlatmaya devam ediyor yazar. Köy okulunda önlerine getirilen elmalı pastanın yaşatmış olduğu şaşkınlığı dile getiriyor.

 

  Öğrencilerin disiplininden bahsediyor sonra. Sınıfa kimsenin uyarısına ihtiyaç duymadan, düzenli bir şekilde giriyorlar. Başka bir şey dikkatini çekiyor yazarın. Oldukça hoşuna gitmiş olacak ki bunu buraya aktarma ihtiyacı duymuş. Çocukların her birinin sırasının altında bir bez bulunuyor. İhtiyaca binaen, kimse birbirinden bir şey beklemeden, camları ve masalarını siliyorlar. Birisi bu alışkanlığı kazandırmış onlara. Kim olabilir ki bu? Kimden beklenebilir böyle bir öğreti? Tabii ki öğretmenden başkası değil o kişi. İşte aradığımız örnek kişilik. Bu çocukların hayatlarında ileri safhalarında hatırlayacakları, model kişilikte ilkokul öğretmeni olmuş. Ne mutlu onlara diye düşünmeden edemiyor insan.

 

BABACAN ÖĞRETMENLER

 

  Yazar yine yollarda. Bu seferki öğretmenimiz konuşmayı pek seviyor anlaşılan. Hem yazarla konuşabilecek ortak bir nokta da bulmuş, susar mı?

 

 Eğitim gördükleri fakülteden bir bey hocamızı soruyor öğretmen. Tabii tanıyor yazar bu bey hocamızı. Öğretmen heyecanlı şekilde anlatmaya devam ediyor. ‘Bizi hiç sıkmazdı, gençlik duygularımıza çok güzel hitap ederdi’ diye anlatıyor bu hocayı. Bana da tanıdık geliyor aslında bu hoca. Hani bizde de yok mu o hocadan. Hani şu hikâye anlatan hocam yok mu? Hah evet işte o hoca. Ya ne iyi adamdı. Sağ olsun sınavları da kolay olurdu. (!)

 

  Bayram dönüşü dokuz gün geç geldiğinden bahsediyor öğretmen. Ne kadar ceza alırım diye soruyor yazara. Yazar bu soru karşılığında şaşkınlığını öğretmene karşı olmasa da bizlere karşı gizleyemiyor. Nasıl olurda bir öretmene alabileceği cezalar hakkında, daha doğrusu yönetmelikler hakkında bilgi verilmez diye dile getiriyor şaşkınlığını. Evet nasıl olur? Zor bir soru değil mi? Ama cevabı bulmak çok da gecikmiyor. Bey Hocamızın vermesi gereken dersi, üstüne düşen görevi yerine getirmediği anlaşılıyor. Babacan hocamız ama o bizim, birçok iyiliği dokundu bize onun. Öğretmen her şeyin farkına varıyor. Belki de başından aşağı kaynar sular dökülüyor o anda. Bunu ancak şu sözleriyle ifade edebiliyor: “Öğrenciyken sevdiğim hocalara karşı artık yargım değişti”. Ne acı bir ifade. Sohbetini sevdiği, dersinde şen şakrak olduğumuz o ‘babacan’ hoca ne de kötülük etmiş o öğretmene.

 

  Bu hikâye hepimizin bildiği hikâye. En azından şen şakrak kısmını biliyor çoğumuz. Daha bilgi eksikliğinden doğacak bir problemle karşılaşmadık çünkü. Burada ben şunu düşünüyorum. Suç sadece hocada mı? Sonuçta boş da olsa o muhabbeti dinleyen, muhabbete karşılık veren bir kitle var hocanın karşısında. Olaya dışarıdan bakılacak olursa iletişim var olarak gözüküyor. Kaynak tarafından kodlanan ileti oluklar vasıtasıyla alıcılara gönderiliyor. Buraya kadar hocanın suçu desek doğru bir kanıya varmış oluruz. Fakat işin rengi değiştiren alıcı oluyor daha sonraki aşamada. Alıcı suça ortaklık ediyor bir nevi. Suç aleti ölümcül bir alete dönüşüyor adeta. Nedir bu suç aleti? Feedback yani yansıma. İletişimin devam etmesine sebep olan, onu döngüye sokan yerine göre -ki burası sanırım o yer- tehlikeli bir suç aleti. Yani o babacan hocaya tabiri caizse sevecen evlatlar oluyoruz. O da rahat bir mesai geçiriyor sonuçta değil mi? Acaba bizden ‘Ne iyi bu çocuklar, o kadar konuşuyorum yine de dinliyorlar’ diye bahsediyor mu bu hocalar.

 

KABLOSUZ PRİZLER

 

  Rutin bir teftişte buluyoruz kendimizi. Fakat bir fark var. Öğretmenden veya öğrenciden kaynaklanan bir fark değil bu. Okulu anlatıyor bize. Okul L şeklinde, üç katlı. İlk ve orta okuldan oluşuyor. Buna rağmen okulun büyük bir bölümü boş.

 

  Öğretmenlerle toplantısını bitirmek üzere yazar. Fakat kapıda beklenmeyen misafirler beliriyor ansızın. Vali ve İl Milli Eğitim Müdürü. Okulu gezmeye gelmişler. Yazar da katılıyor onlara ve başlıyor manzarayı tek tek anlatmaya.

 

  Taban yer yer çatlamış, sair malzemelere bakıldığında ise en kalitesizinin kullanılmış olduğu görür görmez anlaşılıyor. Duvarlarda çukurlar var.

 

  Manzara gerçekten de hiç iç açıcı değil. İyi ama neden böyle? Ortada bir problem olduğu herkesçe malum. İyi ama bu problemin nedeni ne veya kim? Manzaranın vahametini kavrayınca bu gibi sorular aklımızda ister istemez beliriyor.

 

 Ortada bir problem var dedik. Akıl öncelikle bizi problemin müsebbibini bulmaya itiyor. Yazar ‘okulun inşaatının müteahhit tarafından yapıldığı belli oluyor’ diyor. Varsayalım ki sorumlu müteahhit. Belki malzemeden çalmıştır diye düşünüyoruz. Peki ama bu müteahhidi denetleyen biri yok muydu? sorusu beliriyor sonra. Denetim eksikliğinin olabileceği ortaya çıkıyor sanki. Bu da demek oluyor ki eğer bu müteahhit denetlenseydi ve işini iyi yapmadığı tespit edilseydi işini başka birisine verebilirdik.

 

 Denetim eksikliği. Kim bu denetimden sorumlu kişi? Müfettişler mi? İyi ama kimse onları bu okula yönlendirmedi ki. Birinin yönlendirmesiyle, durumu idare etmesiyle olacak iş, bu müfettişin denetim işi. İdareciye varıyoruz bu sefer. Başka bir deyişle yönetici. Ne yapar bu yönetici? Biliyoruz ki okul eğitiminin ögelerinden biri bu yönetici. Okul amaçları için insan ve kaynak sağlayacak ve bu kaynakları en verimli şekilde kullanacaktı. Fakat ulaştığımız nokta bize gösterdi ki yönetici bunu yapmamıştı. Peki ne oldu bunun sonucu? Ne vardı yani işini yapmadıysa?

 

Çok şey var aslında. Ortada ihtiyaç fazlası bir bina, o da yetmiyormuş gibi daha amacında kullanılmadan değişimi gelmiş araç gereçler, o da yetmiyormuş gibi yeniden tamirat masrafları.

 

Belki de yerine iki okul daha yapılabilecek, milli sermaye kaybı.

 

YORUM

 

 Kitabı elime aldığım ve ilk anıya başladığım andan itibaren anlıyorum ki, sadece anılardan ibaret değil bu kitap. Daha başlar başlamaz şaşırmanıza neden oluyor Çek Çek arabası. Neymiş be bu çekçek arabası demekten kendimi alamadım doğrusu. İnsan gücüne önem verildiğini görüyoruz oracıkta. ‘İnsan gücü kullanılmalı!’ diyor bize. 80’li yıllarda verilmiş bir önerinin hala da geçerliliğini koruması ‘ne kadar ilerleyebildik?’ diye de düşündürüyor sonra. O zamanlarda bunun uygulandığını varsaysak bugün neler farklı olurdu acaba? Daha gelişmiş olur muyduk? Ya da kaynaklarımız da mı verimli kullanılmış olurdu? Kim bilir.

 

  Fazladan bir öğrenci kütüğüyle, ekonominin dolayısıyla eğitimin çevreyi nasıl değiştirdiğini görüyoruz sonra. Hikayesi de hüzünlü aslında. Düşünsene bir köyden arda kalan sadece bir defter. Köylüler göçüp gitmiş, köy artık sular altında. Biraz da manidar olmuş sanki bu defter. ‘Bak buraları bizim çocuklar değiştirdi!’ der gibi sanki.

 

  Örnek öğretmenler anlatıyor bana. Bir defasında soruldu bu soru bana. Nasıl olmalı örnek öğretmen? Çok kısa düşündükten sonra fakülteden bir hocamdan örnek vermiştim. Pek hoşuna gitmemişti sanki soru sahibinin. Neden? Diye merak etmiştim de sormamıştım. Orada sormadımsa da burada öğrendim. Öğrencileriyle ilgilendiği, öğrencilerinin her halinden belli olan ‘elma pastacı’ öğretmenden. Ne yapmıştı ki bu öğretmen? Muhakkak kendi uyguladı, örnek oldu da öyle kazandırdı bu meziyetleri öğrencilerine. Çünkü inandığım ve sevdiğim bir söz aklıma geliyor: ‘En iyi nasihat iyi örnek olmaktır’ Malcolm X söylüyordu bunu.

 

  Sonra Selvi öğretmen var. Azmi hayranlık uyandırıyor doğrusu. Yazar da ‘öğrencilerin çok şanslı Selvi öğretmen’ diyerek de hakkını teslim ediyor ya zaten.

 

  Ya Yalçın öğretmene ne demeli?

 

 (Hocam şanslıymışsınız doğrusu. Size bu konuda imrenmemek elde değil.)

 

 Bilmiyorum nasıl olurdu her öğretmen yalçın öğretmen gibi olsaydı. Hem öğrencilerine örnek teşkil edebilecek birçok meziyeti olacak hem köylüye yardım edecek hem de el maharetleri olacak. Doğrusu örneğine az rastlanır öğretmenmiş Yalçın Korkut. Bundan sonra iyi öğretmen değerlendirmesi yapmam gerçekten çok zor olacak. (Şimdi anlayabiliyorum neden cevabımın beğenilmediğini.)

 

  Çek Çek arabası örneğine tekrar dönmek istiyorum. Aslında orada bırakmamış yazar insan gücünü. Kitabın ilerleyen kısımlarında sık sık karşılaşıyoruz bununla. ‘Ziraat Fakültesi öğrencilerine taş çıkarmasını öğretsek, elimizdeki insan gücünü bu yönde kullansak’ diyor. Geçit törenini de unutmamak gerek sonra. Hani şu çim biçme makinesinin fakülteye getiriliş hikayesi. Öğretmen Okulunda ellerine verilen makası hatırlıyor. ‘Makası verirlerdi elimize işte o kadar. Birkaç alıştırmadan sonra, makası nasıl kullanacağımızı öğrenir, başlardık biçmeye’ diyor. Basit bir şey gibi geliyor değil mi? Ne olmuş yani yaptılarsa. Gerçi kendisi de bunu gurur meselesi haline getirmediklerini belirtiyor ama iş aslında tevazuu gerektirecek iş değil. İş tasarruf işi, iş eldeki imkanlar varken neden başka kaynak arayalım? işi. İş bir milletin kalkınma işi aslında.

 

 Köprüde de eldeki kaynakların önemi vurgulanıyor tekrardan. Sularımızın debisinden bahsediyor, kapatılan santrali anlamlandıramıyor. Neden çalışmaya devam etmesin? Zaten elde olan kaynak neden değerlendirmesin ki? Serzenişini hissediyorum. Aklın yolu bir derler aslında. Burada geçerli değil mi acaba? Yoksa yine ortak paydada buluşamıyoruz muyuz? Oysa mesele memleket meselesi onun kalkınması değil mi ki?

 

 Kaynak demişken, o hep yakındığımız eldeki yetersiz kaynaklar mevzusu da boş geçilmemiş. Yapmış olduğu araştırmadan bahsediyor. Sosyo-Ekonomik farklılıklar eğitimi nasıl etkiler. Nasıl etkilemesin ki değil mi? Yazarın da öyle düşündüğünü görüyorum başta. Hatta ‘YOK’ cevabını yeterli bulmuyor da başlıyor araştırmaya. Varmış olduğu sonuç bize büyük bir hayat dersi niteliğinde. İlkokul düzeyinde, öğrencilerin okuldaki gösterdikleri başarıda belirleyici olan, sosyo-ekonomik durum değil, öğretmenin mesleksel yeterliliğidir.Öğretmene yapılan vurguyu görüyoruz burada. Yani sanki bize diyor ki: ‘Nereden geldiğin önemli değil, kiminle geldin, seni buraya getiren kim?’ Umut salıyor sanki yüreklerimize, cesaret aşılıyor bizlere.

 

 Her şeyi de devletten beklememek lazım. Şimdiki genç nesilde maalesef bir karamsarlık hâkim. Beraber üniversiteye hazırlandığım arkadaşlarımı hatırlıyorum. Sürekli eğitim sisteminin kötülüğünden bahseder dururlardı. Çoğu zaman da işten saydıkları bir iki test çözme işlemini bile yapmazlardı. Eleştirilerinde 100 haksız da değillerdi, eğitim sistemimiz gerçekten kötü. Fakat başarılı olan hiç mi kimse yoktu? Onlar bunu nasıl başarıyorlardı? Ben her şeyin karşılıklı ilişki içerisinde olduğunu düşünenlerdenim. Belki de eğitim sisteminin bu durumda olması biz gençlerin yeterince çalışmıyor olmasından kaynaklı. Belki de üretmeyişimizden, Çek Çek arabasında da bahsedildiği gibi sürekli başkalarına bağımlı oluşumuzdan kaynaklı. Bizi bu bağımlılıktan kurtaracak yine bu genç nesil yani bizler değil miyiz?

 

 Örnek öğretmen, öğretmenin mesleki yeterliliği, karamsar öğrenci profili üçgenini yakalamışken ‘Babacan Öğretmenlere’ değinmenin tam yeri diye düşünüyorum.

 

Konuya öğrencilerden başlayarak öz eleştiri yapmak daha objektif olur sanki. Biz öğrenciler olarak az önce de bahsettiğim gibi eğitim sisteminin berbat olduğunda neredeyse hemfikiriz. Fakat bu işte yine bir tezatlık var. Çıldırmışçasına, eleştirdiğimiz bu sitemin içerisine girmek için çabalıyor, yeri geliyor kendimizi hırpalıyoruz. Bu sanırım normal karşılanabilir. Günümüz toplum yargılarını düşünürsek ‘devlete sırtını dayamayan’ refah bir hayat yaşayamaz. Sanki devlet duvar da. Bunu kabul ettik, eleştirdiğimiz bu eğitim siteminin içerisine iyi kötü girdik diyelim. Peki daha sonra. Daha sonrasının pek de savunulacak bir tarafı yok sanırım. Peki niye? Ben bu konuda şöyle düşünüyorum. Madem bu sistemin içerisine girdik, peki madem bu sistem kötü, sistem sana diyor ki: ‘gelecek nesil sensin, olanı değiştirmek senin elinde, buyur yap’. Gerçekten öyle mi? Elimizde mi? Bana kalırsa elimizde. Niye olmasın ki? Çalışıp, çabalayıp istediğini niye elde edemeyesin. Bu kısımda Selvi öğretmen hatırlatması yaparak iddiamı desteklemekte bir sakınca görmüyorum.

 

 Peki iddiam bu da olan ne? Açıkçası olan şu: İsteksiz, yorgun, bitkin bir gençlik. Burada bağlayacağım yer bu gençliğin enerji bulduğu, sistemin içerisindeki ‘babacan öğretmenler’.

 

 Babacan öğretmenler sistemin içerisindeki kahramanlarımız olmuş adeta bizim. Bizi zorlamıyor, derste sorunlarımızla oldukça yakından ilgileniyor, başkalarının aksine bizimle sohbet ediyorlar. Ne hoş. Çoğunlukla onların konuştuğu bizim dinlediğimiz hesaba katılmazsa tabii. Biz konuşmalara katılmayı önemsiyor muyuz peki. Çok da önemsemiyoruz. Bizim için önemli olan ders saatinin bitmesi. Zaten bu hocam derste bol bol hikâye anlatıyor, sınavında da kolay soruyormuş bak. Ah sağ olsun ne iyi hoca bu böyle. Melek adeta. Buradaki örnek öğretmen profili örneğim olarak bu hocamızı seçmem ne kadar doğru bilmiyorum ama önümüzde örnek olan bu. ‘Gençler, bu hocanın yaptığının yanlış olduğunu biliyor da niye daha iyi bir örnek seçmiyor?’ diyecek olursanız cevabım şu olur: ‘Sayıları o kadar çok ki!’

 

  İşte tam da burada mesleki yeterlilik kavramı önümüze çıkıyor. Mesleki yeterliliğe sahip hocalarınız hiç mi yok? diye düşünülecektir. Bu kadar yetersiz özellikten sonra. Olmaz olur mu var tabii ki. Ama sayıları o kadar az ki. Hem bu hocalarımızı da pek sevmeyiz biz öğrenci milleti. Derste, dersten başka bir şey konuşmaz neredeyse. Sınavı mı? Çok zor, herkesi bırakıyor sınavda. Aman dikkat edin onun dersinde. Hem bu hocaları örnek alacak değiliz ya. Biz öğrensek öğrensek ancak öğrencilerimizi ilerde sıkmamayı öğreniriz onun dersinde. Çünkü bu sıkıntıları çektik bir defa başkalarına çektirmeyiz değil mi?

 

 Bu kitabın bana, bir üniversite öğrencisine hatırlattıkları bunlar oldu. İnsan olarak gücümü göstererek başladı. Eğitimimde bir amaç belirlemem gerektiğini belledi sonra. Niçin, nereye gittiğimi bilerek, içimde bir umut olmasa bile. Eğitimi elde etmenin birçok yolu olduğunu hatırlattı bana YAY-KUR’ la. Çevremden şikayetlenmemi yasakladı sosyo-ekonomik araştırmasıyla. Çünkü doğru kişiyi bulursam her yer eğitim kurumuydu artık benim için. Hem sadece eğitim hayatıma değil, ilerdeki iş hayatıma da uyarı mesajı gönderdi. Bak dikkat et! şimdi sevdiğin bir hocan, ilerde yakınmana sebep olabilir dedi. Özverili olmayı, inandığım değerler için yılmadan çalışmayı, şartlar ne olursa olsun yolumdan sebat etmeyi hatırlattı Yaşar Öğretmenle.

 

 Bunlar işin eğitime bağlı olan kısımları. Her ne kadar bazıları daha az bağlı olsa da diğerinden. İnsanlara dokunmayı, yalnızlıklarının paylaşılmasının ne kadar önemli olduğunu da hatırlattı acı kavun tadında. Ufacık bir rehberlik çalışmasının bile insanların hayatında neler değişebileceğini göstermeye çalıştı. Toplumun arada kalmışlığından bir kesit verdi orman evinde. Bir kez daha anladım eğitimin toplumdan kopmayacak bir parça ve ne kadar iç içe olduğunu.

 

 Kitabı artık okuduktan ve her şeyi birleştirdikten sonra şunu fark ediyorum. Toplumun eksiklikleri, aksaklıkları eleştirilmiş aslında. Eleştiri kuru kuru kalmamış ama. Değişmesini umduğu şeylerin yerini boş bırakmamış, bazılarımızın eleştirirken yaptığı gibi. Yerine o boşluğu dolduracak yeni öneriler sunmuş. Örnek verecek olursak; Babacan öğretmenler gitsin, yaşar öğretmenler gelsin demiş bizlere. Sanırım biz genç nesle düşen görevi göstermek istemiş bir nevi. Yaşasın Yaşar Öğretmenler!

 
Etiketler: , ANADOLU’DA, MÜFETTİŞ, OLMAK,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
Haber Yazılımı